
Abdülkadir
CANDEMİR *
Herkesin gençlik yılları en güzel yıllar mıdır? Yoksa “en
güzeli benim gençliğimde yaşadığım yıllardı, bu gençlik de güzellik mi
yaşıyor”dur…
Yetmişli yıllara girildiğinde 15 yaşındaydım. Ondan daha
büyük de olsam, içyapının bugünkü Fırat’tan bir farkı yok. Sünepe ortaokul yılları…
Önce kızların, sonra kadınların farkına varma. Çok güzel,
albenili, ama erişilemez yaratıklar… Erişilemezlikleri benden ötürü, bir-iki
deneme yok, boy bir kırk, vur komplekse…
Benim gibi gençliği asosyal geçmiş oğlan çocukları böyle
durumlarda sarılacak başka şeyler bulurlar… Doğan Kardeş falan derken, Ayna,
Bilim teknik, Bertrand Russel ve dönüm noktası Wilhelm Reich’ın keşfi…
1970’li yıllar; altmışlardan gelen statükocu, kravatlı,
traşlı, Elvis’ten ve Beatles’dan dolayı azıcık sallamalı (shake baby, shake)
ama hep ölçülü, evlilikten sonracı, aile kutsaldırcı anlayışlarıyla yüklü
toplumu yıkacak, toptan değiştirecek duygu, düşünce ve eylemlerle geliyordu…
Evlilik, yanlış bir uygulamadır; bireyi öncesinde
ilişkisizliğe, sonrasında da tek eşliliğe iter düşüncesi bugün gökadalar kadar
uzak… ama bu, yepyeni bir gençliğin oluşması için başlı başına yeterli bir
düşünceydi… Bunun yanında “çalışmak, sizi sistemin kölesi yapar” kuramı da her
şeyi kökten değiştirecekti…
1969 yılı birçok açıdan tüm dünya için çok önemli bir
yıldır. 3-4 milyon yıllık primat-insan geçmişinin sonunda, insan ilk kez dünya
dışında bir yere ayak basmıştır. Bu konu maddi olarak insanlığa hiçbir şey
sağlamamış olsa da olayın kendisi çok önemlidir.
Çiçek çocukların, kısaca hippilerin (yerel deyişle
bitlilerin) mekanı-kabesi olmuştur Sultanahmet. Burada konaklayıp asıl hacı
olacakları Tibet ve Nepal’e doğru yola çıkarlar. Cinsel devrim başlamış,
düşünce kalıpları ve dini dogmalar kırılmış, nefretler yerini sevgiye, müziğe,
renklere, motiflere ve danslara bırakmıştır.
Böyle bir ortamda yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı
öğrenci hareketleri (her nifakın başlangıcında olduğu gibi) Fransa’da başlar…
Bunun sonucunda da kaçınılmaz olarak yeni fikirler öğrenilmeye, dünyayı
değiştirme düşünceleri yeşillenmeye başlar…
Gençlik bir yanıyla sırt çantalı, mini etekli, papatya
çelenkli, çadırlı-uyku tulumlu iken; bir yandan da okuyan, çizen, konuşan,
meydanlarda yürüyen bir profil çizmektedir…
Hangi profilde olursa olsun, yetmişli yıllar genci için
müzik ve özellikle de rock müziği çok önemli bir yer tutar. Efsane rock
gruplarının hemen hepsi ya 60’ların sonunda, ya da 70’lerin başında
kurulmuştur.
1969’un hemen başında Led Zeppelin kendi adını verdiği ilk
albümünü çıkarır. Siyah takım elbiseli salon orkestralarından sonra; belden
yukarısında yalnızca bir yelek, altın sarısı saçlarıyla Robert Plant, çift
saplı gitarından sağladığı unutulmaz sololarıyla Jimmy Page, davulunu
acımasızca döven, ölümüyle grubu bitiren John Bonham gençler için müzikte,
sahnede, performansta bir devrimdi…
Yetmişli yılların gençliğini politize eden en önemli olay
ise kuşkusuz 1956 yılında başlayan ve 19 yıl sürecek olan ABD’nin Vietnam’ı
işgaliydi.
Ve nihayet 16 Temmuz günü astronotlar, Neil Armstrong ve
Buzz Aldrin Ay yüzeyine ayak basmışlardı. İniş heyecanını kötü bir S/B
televizyon ekranından izlediğimi hatırlıyorum. İnsanlık bir yandan Ay’da
yürürken, bizim tek kanallı resmi televizyonumuzda, yürürken çukurlara düşen
bir turistin traji-komik öyküsü işleniyordu…
Ağustos ayının ortalarında ise yetmişli yıllara efsane rock
yıllarıydı dedirtecek, bir daha yaşanması mümkün olmayacak bir müzik devrimi
yaşandı. Tam adı Woodstock Müzik ve Sanat Fuarı, kısaca Woodstock Festivali ya
da Woodstock diye anılan, New York yakınlarında White Lake’de gerçekleşen ve
dört güne yayılan konser boyunca gençler; kamp kurdular, yediler, içtiler,
yaşadılar, müzik dinlediler ve dans ettiler…
Öncesinde ve sonrasında hiçbir rock festivali bu kadar ünlü
ve belleklerde kalıcı olmadı. Kimler mi vardı, sadece efsane isimlere
değinelim…
Ravi Shankar: Hintli besteci ve sitar ustası. Hint kültürü o
dönemin gençliği için çok önemliydi. Bilinen göksel dinlerin değişmez
öğretileri yerine felsefeyi ve alçakgönüllülüğü öne çıkarıyordu. Hint müziğinin
batıda sevilmesini sağlayan bir başka müzisyen ise L. Shankar’la Shakti grubunu
kuran John McLaughlin’di…
Joan Baez: Tüm dünya devrimci gençliğinin simgesi oldu.
Olağanüstü temiz sesine güzelliği ve gitarı da eklendi ve bir efsane doğdu.
Baez, Woodstock’ta gece 01.00 sıralarında çıktığı ve 1 saat süren konseri
sırasında 6 aylık hamileydi.
Santana: Hala efsaneler. Latin-rock müziği dendiğinde başka
bir grup düşünülmez bile. Konsere çıktıklarında resmen kurulmuş değillerdi ama
bir şeyler olacağının ipuçları ritimlerden ve sololardan belliydi.
Grateful Dead: Başka bir konser turnesine kısa bir ara verip
festivale katılmışlardı. Rokerlar için uzun yıllar dinlenen bir blues-rock
grubu oldular.
Creedence Clearwater Revival (CCR): Ağır rock grupları
yanında daha pop ve rock’n roll kalan CCR, “Bad Moon Rising”, “Green River”,
“Down On The Corner”, “Who’ll Stop The Rain” gibi akılda kalıcı, unutulmaz
besteler yaptılar.
The Who: Beatles ve Rolling Stones’la birlikte İngiltere’nin
en önemli üç rock grubu içinde sayıldılar. 1969 yılında yaptıkları Tommy albümü
birkaç yıl sonra müzikal bir filme dönüştü.
Crosby, Stills, Nash & Young: Kuzey Amerika country-folk
müziğini tüm dünyaya sevdiren dört genç, giysileri ve tavırlarıyla dönemin
gençliğinin simgesi oldular. Her biri solo çalışmalarıyla ünlenen bu büyük
müzisyenler, vokal ve gitar uyumlarıyla izleyicileri büyülerlerken; Vietnam
savaşına karşı duruşlarıyla da konserlerinde en sert tepkiyi dile getiren grup
oldular.
Jimi Hendrix: Gelmiş geçmiş tüm rock gitarcılarının ve
rockerların tanrısı haline gelen Hendrix, Woodstock konserinin son gününde, son
müzisyen olarak sahne almıştı. Onun rifleri ve çalış tekniği hep diğer
müzisyenlerce incelendi, kopyalandı. Çoğu efsanenin erken ölmesi tesadüf müdür
bilinmez ama Hendrix de 27 yaşında yaşama veda etmişti.
Pink Floyd, Deep Purple gibi gruplar çatı katlarında, bodrum
katlarında ilk bestelerini yapmaya çalışırlarken Jethro Tull, Woodstock’ı
beğenmediği için katılmamıştı.
Kuşkusuz Woodstock ve yetmişli yılların, Türkiye
topraklarını, kültürünü etkilememesi beklenemezdi. 1965 yılında düzenlenen
Altın Mikrofon yarışması, henüz rokçılar tam olarak ortada olmadıkları için bir
hafif müzik ve (zamanın deyimiyle) aranjman müziği yarışması olarak ortaya
çıktı. Sonradan anlaşıldı ki 4 yıl üst üste yapılacak bu yarışma ilerde Anadolu
Rock adıyla anılacak çok önemli bir akımın doğmasına yol açacaktı. Tahmin
edilebileceği gibi Anadolu Rock başlı başına bir yazı konusudur…
*Abdülkadir Candemir, Yrd. Doç. Dr.
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder